Anlam Açlığı

Alan Fricker'dan çeviren Seçil Uysal

Küresel bunalım bir anlam bunalımıdır- bizim dünyayı nasıl anladığımızın geçmişine bir yolculuktur. Yeni anlamın aranması birkaç seküler dünya yazarı tarafından bir noktada birleşme ve uygunluk sağlama prensibi ile keşfedildi. Bu yazarların dört tanesi özel, diğer ikisi ise iş dünyasındandır.
Teknoloji ve materyalizm, geleceğe, topluma ve ahlâksal değerlere karşı bir sorumluluk duymaksızın bize çıkarlarımızı gerçekleştirme imkânı verdi. Onlar, yanlış yaşam enerjisi yansıtır ve biz, anlam arayışının peşine düşeriz. Bizim doğuştan gelen istek ve arzularımız yaşanılan dünyayla anlamlı bağlantılar arayışına girer ve evrendeki büyük bir amaç ile uzlaşır. Gerçi bu amaçlar, içsel değer olarak kabul ettiğimiz, gerçeğin nesnel boyutları; sadece bize has olanlar değil, kolektif yaşamımızda da yer alan evrensel kurtuluş için gereklidir. Kâhyalık ve ortaklığın modern düşüncesi, kişisel dönüşümlerimize, yönetim sistemimizin dönüşümüne ve bağımsız yapıdan yönetim ve kontrol yapısına geçişe yardım eder.
Giriş
Bizler; ekolojik, sosyal, ekonomik bir bunalımın içerisindeyiz çünkü iyi bir geçmişe sahip değiliz. Biz, gelenekler arasındayız. Dünyayı nasıl anladığımızı ve ona nasıl uyduğumuzu ele alan eski hikâye dinsel ve mitseldir ve bizim üzerimizde çok da etkili değildir. Biz, yeni bir gelenek öğrenmek zorundayız.
Afrika halkı, iki tür açlıktan söz eder. Daha az açlık duyulan şey, hayatın idamesine yöneliktir. Fakat en büyük açlık niçin sorusunadır. Küresel bunalım ve yeni bin yılın her ikisi de bizim anlam açlığımızı arttırır ve yükseltir. Nasıl ve niçin soruları, bizim en büyük açlığımızdır ve bunları nasıl karşılayabileceğimiz dört tanesi özel, iki tanesi ise iş dünyasından olan toplam altı yazar tarafından araştırılmıştır.
Bu anlayışların uygunluğu, yakınlığı insanî ihtiyaçlar perspektifinden, Gordon Sherman tarafından yansıtılmıştır. Bu, ironik (müstehzi) bir sataşmadır, biz hayatımızı kurtuluşumuzdan kaçarak harcıyoruz. Bu, çok normaldir çünkü çok azımız insanların acıyı ve kaybetme duygusunu tatması gerektiğini biliyoruz. Bu yüzden o bizi yakalayıncaya kadar, kurtuluşun yüksek bedeli için, fiyatı ne olursa olsun, sonsuz gayret gösteriyor, kendimize rağmen insanlığımızı fark ediyor, ruhumuzu layık olduğu yere koyuyor ve sonra arkamıza bakıp kederimizi sakince kutsuyoruz.
Bugün seküler dünyada, anlamı para vasıtasıyla bulmaya yöneltiliyoruz. Önceleri para, bizim fazla mallarımızı birbirimizle değiştirmemiz için bir araçtı. İronik bir bakış açısıyla bolluk içinde olan gelişmiş dünyamızda paranın sadece isteklerimizi değil, temel ihtiyaçlarımızı bile (aşk, destek, yemek, giyim ve korunma gibi) karşılamak için gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Para, günümüzde kendisi kadar değerli hâle gelmiştir.
Paranın bir değeri olmalıdır, gerçek değer, sadece maddi değer değildir ve para, bir işleve sahip olmalıdır. Para, kullanılabilir materyal özelliğiyle eş anlama gelmeye başlamıştır ama bu sadece onun görevinin şüpheli bir kısmıdır. Marjorie Deane (ekonomist) ve Robert Pringle (bankacı) merkezî bankacılık, para kazanmak için bir cirodur, paha biçilmez kararlılık, başarılı sosyal gelişim için politikaya alet olur demektedir. Ekolojik dayanılabilirliğin üstüne çıkabilmek için para; doğanın, monarşinin, merkezî banka ve meclislerin de bir parçası olmalıdır. Bunları bir arada ele alırsak para, toplumun malını bozulmaktan korumak amacıyla çevrenin bir parçası gibi, bizim onu bulduğumuz şekilde gelecek nesillere geçirilmelidir. Kısaca para, bir dil hâline gelmelidir. Dil, iletişimin son merhalesidir. Nöro-biyolog olan Humberto Maturana'ya göre etkili iletişim, sadece bilgi nakli değildir ama yaşayan canlıların arasındaki davranışların ortak yapısal bağının koordinasyonudur. Birçok türün bu törensel karışık davranışları açık bir örnek hâline gelmiştir. Yine de biz piyasa ile başlayacağız ve daha sonra koordine edilmiş davranışlara tekrar döneceğiz.
Piyasa
Charles Handy, iş idaresi profesörü ve şimdi yazardır. The Hungry Spirit: Beyond Capitalism a Quest For Purpose in The Modern World (Aç Ruh: Modern Dünyada Amaç İçin Bir Arayış) adlı kitabı piyasa ile başlıyor. Piyasa, kapitalizmin motoru, anlamın iletilmesi için bir felsefedir, ama yaşamın işareti değildir. Bu, serbestliktir; bir tanımlama değil, paranın bir yol olduğu inancıdır ve son değildir. Yazara göre kapitalist toplumlar, daha az tatmin edilen açlıklarla büyük açlıklarını tatmin edebilirler.
Piyasa, malların verimli anlamda üretimi ve dağıtımı için gereklidir. Aşağıda verimliliğin üç çeşidi yer almaktadır:
Ayrılmış Verimlilik
Bu çalışma sadece belirli sınırları kapsar.
Potansiyel Verimlilik
Bu, işsizlik gibi ayrı tutulan kaynakları kapsar.
Uyarlanmış Verimlilik
Bu, uzun zamanı ve yatırım ihtiyaçlarını kapsar.
Ayrılmış verimlilik, bizi sadece düşük kazançlara, düşük beklentilere ve artan işsizlik oranına götürür. Potansiyeli stimüle etme ve uyarlanmış verimlilik, piyasanın arasına girmeyi ister. Dengeyi sağlamak, anahtar görevdir ama uyarlanmış verimlilik, bu uzun koşuda (yarışta) en iyisidir. Gerçi verimliliği enerji ve büyüme oluşturur, ama kimin için, ne için ve niçin? Japonlarda bu mal ve hizmetlerin hepsi tam olarak vardır. Bütün çalışma ve çabalarımızın nedeni bu mudur? Üstelik bu yarışma (rekabet), başarı verimliliği için net bir şekilde gerekli değildir. Bütün yarışmalar standartlar kurar, enerji oluşturur, galipleri ödüllendirir ve kaybedenleri cezalandırır. Yarışmalar, insanlara iş ve uğraş kazandırır, fakat onları kaybettirdiği de olur. Yarışmaların memnuniyeti her zaman beraberinde getirmediği meyveleri vardır, ne yazık ki verimliliğin takibi toplumun doğrularına bir parça eğilir ve sonra uzaklaşır. Yarışmanın bir bedeli olmasına bile gerek yoktur. Bu, Japonya'daki iyi düzenlenmiş evcil ekonomi gibi bir hizmet olabilir. Dürüst toplumlar için yüksek bedele karşılık fazla iş, makul bir ticarettir.Son 50 yıl içinde gerçekleşen teknolojik gelişmeler, alışılmadık özgürlükler ve seçenekler sunan bir çağ yarattı ve bizim kendimizi pazarlanabilir becerilerle donatmamızı sağladı. Biz, özellikle gençler; sınırsızca esnek, hareketli ve ideal olarak üstün becerilere sahip olmalıyız. Sosyal değişimler, bizi kendi bireysel yeterliliğimizi bulmaya doğru hareket ettiriyor, belki de zorluyor. Biz, artık tam anlamıyla çıkarlarımızın etkisindeyiz. Bu çeşit bir dünya, Zygmunt Bauman tarafından yazıldı. Uzak geleceğe yatırım yapmamak ve uzun vadeli plânlar yapmamak, akıllı ve ihtiyatlı bir davranıştır. Bugünün tercihlerinin rehberliğini geleceğin kontrol etmesine çalışılmamalı, o ipotek edilmemelidir. Bir diğer anlamıyla ihtiyatlı olmak, çoğu zaman taahhüt ve güvence vermekten kaçınmaktır. Özgürlük, fırsat bulununca gerçekleşir. Özgürlüğün bitimi de fırsatlar kapımızı çalmayı bıraktığında başlar. Taahhütsüz ve güvensiz gelecekte grup sorumluluğu hissi yoktur ve bu yüzden de ahlâki değerler de yer almaz. Vergiler, sorumluluklarımızı yerine getirmemizin tek yolu gibi görünür. Vergiler, belki de geleceğin icat olmadığı kaotik bir dünya için mantıksal sorumluluklardır, ama yalnız bir dünya yaratırlar. Max Frisch şöyle öneriyor: Biz, artık ne istiyorsak onu yapabiliriz. Tek problem ne istediğimizdir. İlerlememizin sonunda Ademle Havanın bir defa durduğu yerde duracağız. Üzerinde durmamız gereken şey, bu ahlâki sorundur . Her şeyin adil olmasını bekleyemez ve kendimize has bir kurallar listesi teklif edemez, herhangi birisi için farklı bir şey yapamayız.Yaşamın amacında bazı ortak kabul edilmiş kararlar olmaksızın, bizden beklenenler ve bizim beklediklerimiz arasında tam anlamıyla bir denge oluşturulamazsa toplum, şeytanın da içinde yer aldığı bir savaş alanına döner. Bu, bir ahlâki sorundur ve bizim yeni bin yıldaki ilk önceliğimizdir. Hayatın ekonomi için gerekli olduğunu, paranın çoğu şey için ölçü kabul edildiğini ve pazarlamanın da sınıflama yapan bir mekanizma olduğunu görüyoruz. Biz, kendi retoriğimizin tuzağına düştük, fakat teklif edecek hiçbir şeyimiz yok. Aynı örneği meclislere de uygulayabiliriz. Bir şirket, hukukta, bir şahıstır. Ama şirket konseptine (düşüncesine) göre sahiplenme, tamamen bir kusurdur. Şirketin değeri, istedikleri zaman ayrılmak için özgür olan şirket insanlarının biriktirilmiş becerilerinde yatar. Hissedarlar, ulusal sahiplerdir, etkili olarak yatırımları, çıkarları ve sorumlulukları gerçek sahiplerden farklıdır. Bazı organizasyonlar, hisselerini geri almaktadırlar. Bütün bu stoklara sahip olan bir meclis, yasal olarak sadece kendisine karşı sorumludur. Bu etki, şimdiki durumu ortaya çıkarmıştır. Hepsini aynı şekilde mutlu kılmak, onları sorumlu kılmak anlamına gelmez. Öyleyse net kâr nedir? Gün geçtikçe bizler, sahiplerimiz olmayan ama şirketlerinin kârını uygun gördükleri alanda kullanan birkaç profesyonel idarecinin insafına giriyoruz. Bu birkaç idareci, birçok ulustan daha büyük ve hiç birine sadâkat borçlu değildir. Onlarla birlikte birkaç büyük şirket, merkezî ekonomiyi ciddiyetsiz bir demokrasi anlayışıyla planlıyor ve etkiliyorlar. Onlar, kapitalizmin ana temalarıdır ve büyük bir güce sahiptirler. Meclisler de var olan şu soruları sormaktan kaçınamazlar: Ne istiyoruz? Amacımız nedir? Ve özel bir tane: Ne için buradayız?
Yanlış Tanınmak
Yukarıdaki soruları soruyoruz, çünkü Michael Lerner'e göre yanlış tanınıyoruz. Lerner, bu hikâyeyi The Politicss Of Meaning Restoring Hope and Possibility in an Age of Cynicism adlı kitabında kişisel bir bakış açısıyla inceliyor.
Lerner, psikoterapist ve Jewish dergisinin editörü. Lerner, kendi kendini oluşturmayan kişiliğin; Martin Buber'in açımlamasıyla ben, ben olmak için biz'e ihtiyaç duyarım sözünden hareketle oluşan kişiliğin gerçek anlam olduğunu söyler. İnsan olmak; birbiriyle, diğer insanlarla ve gezegenlerle, dünyayla, evrendeki üstün maksatlarla iletişim kurma arzusudur.
Bizler, annelerimizden fiziksel bağlarla doğar, sevgiden ve destekten dolayı hayatta kalırız. Sadece çocukluğumuzda değil, hayatımız boyunca, kendimiz olmak için başkaları tarafından tanınmaya ihtiyacımız var. Bizim etrafımızı kuşatan insanlar acı dolu yaşamlarını duygusal yönden gömerler. Bizi açıkça görmek, onlar için çok zordur. Büyük çoğunlukla bu tanıma; bizim gönüllülüğümüze, onların önceden belirlenmiş kategorilerinin sınıflandırılmasına, ihtiyaçlarımıza cevap verilmesine ve dünyayı resmetmesine bağlıdır.
Önce ebeveynlerimiz, sonra öğretmenlerimiz ve daha sonra işverenlerimiz tarafından bizler, sistematik bir şekilde yanlış tanınıyoruz. Tanınmak için umudu olmayan, kimsenin onların gerçekten kim olduğunu bilmediğini hayal ettikleri depresif bir ruh hâlini benimsemiş insanlarla dolu bir dünya tarafından kuşatılmış durumdayız. Onlar, kendi yarattıkları ve kendilerini alıştırdıkları yalnızlıklarının gerçek olduğuna inanırlar. Bu psikolojik dinamik, kendi dünyamız içinde azalan gönüllülük kavramının temelini oluşturur. Biz, yanlış tanınma ile ilgili deneyimlerimizi çocuklarımıza yansıtırız ve böylece, onlar düzelirler. Bu düşünceyle doğru yaşam enerjisini yansıtmayı, aşka karşılık vermeyi, önemseme ve desteklemeyi gerçekleştiremeyiz. İç benliğimize yabancılaşıyor ama anlam açlığımızı tamamen bastıramıyoruz.
Gerçekte kolektif bir özlem olan bizim ruhsal açlığımız, kişisel bir problem gibi yorumlanıyor. İçsel acı, birçok yolla kendini belli eder fakat anlam açlığı, halk tartışmalarında göz ardı edilir. Bu problemler, birbirlerinden ayrılarak, tipik önleme biçimiyle, asosyal davranışlara neden olan genleri bularak ya da onlar için hapishaneler inşa edilerek analiz edilir.
Biz, politik yapımıza uygun olan bu ikilemi çözemiyoruz. Muhafazakâr Sağ, kendi ruhunun savunucusu olurken, materyalist toplum düzenini, kişisel çıkarları da savunur ve onun diğerleri üzerindeki negatif etkisini de eşzamanlı olarak suçlar. Sağ, kendisi için bir şey yapmasa da halkın kendisini iyi hissetmesini sağlar. Sosyalist Liberal Sol, özgürlüğü ve hakları tanır. Onlar, ruhsal boyutu hoş görecek, dışarıdaki sol'u temin edeceklerdir. İnsan hakları, daha çok sol görüşten gelse bile Sol, Sağ karşısında devamlı kaybeder. Sağ, devamlı kaçmaya devam edecek ve sadece Sol, başarısızlığın bu açlığı oluşturduğunu savunmaya devam edecek. Gerçi, zulme karşı savaş sadece Sol'un korumasında değildir. Her ikisi de bizde başarısız olmuştur. Biz, varlığın yaradılışında bulunan yanlış yaşam enerjisindeki anlam arayışımızı, pay sahibi olmaktansa izleyici olarak, kendimizi ünlülerle tanımlayarak, adrenalimiz yükselerek seyrederiz. Bu arada bizi destekleyenleri de hızla tüketiriz. Dünya, bizim ruhsal anlam açlığımızı aşmaktadır, böylece ekolojik krize cevap verebileceğiz.
Toplumun öneminde ve bizim toplumdaki rolümüzde daha fazla yanlış tanıma olduğunu görüyoruz. Modernlik, saygınlıkla birlikte bireysel vurguya önem veren ve parçalara ayırmaktan yana olan yeni toplum kargaşasını da getirdi. Yeni toplum, eski toplum yapısına göre yeniliklere daha açıktır. Yine de toplum, buna rağmen bireyseldir. Bu, yalnız bireysel olan toplumlar için geçerlidir. Bireysel çıkarlar, sadece toplumun yok olmasına neden olur. Açık toplumların bireylerine, kapalı toplumların bireylerine kıyasla daha fazla sorumluluk itilir.
Bauman'ın söylediği; modern bireyselliğin sınırsızca esnek ve hareketli yapısına ulaşmak için gerekli kişisel ihtiyaçlar nedeniyle ve toplumun yükselmesi yolunda, kolektif ihtiyaçlara ulaşmak amacıyla bizler bir gerilime, gerçek anlamda bir paradoksa sahibiz. Modernlik, bizi baskıcı toplumdan (feodal sistem) ve zalim dinî yapıdan kurtardı. İnsanlıkla ilgili olan birçok açlık, modern toplumların anlamını aramakta, ama saygınlıkla ve ayrıcalıkla gözü açılıp genellikle tekrar piyasaya dönmektedir. En azından piyasada iki yüzlülük yoktur ve herkes kişisel çıkarlarını azami dereceye çıkarmaya çalışmaktadır. Bu çatışma, toplumu, eskinin iyi mallarını elinde tutan, yeninin özgürlüğüne izin veren, dayanıklı, sosyal ve ekolojik yeni bir topluma dönüştürür.
Tanıma
Ken Wilber; bilim adamı, filozof ve Budist. A Brief History of Everything (Her Şeyin Bir Kısa Tarihi) adlı kitabında bu dönüşümler için birtakım görüşler teklif ediyor. Wilber, tarihi anladığı için geleceği de bir gelişim ya da mükemmelleşme gibi tahayyül edebiliyor. Günümüzde bu gelişim, biyolojik Darwinsel hisler yerine kültürel düzeyde olmalıdır. Gelişim, baştan sona insan bilincinin gelişimidir; sadece kişisel düzeyde değil, sosyal ve kültürel düzeyde. Fakat, bunu toplu olarak yapmamız gerekir.Mükemmelleşme yöntemi, bizim aştığımız ve kapsadığımız tüm yöntemleri içerisine alır. Burada ikilik yoktur. Siyah ya da beyaz; yanlış ya da doğru olmadığı gibi sağ veya sol da yoktur. Sadece doğru ruhu aşan gerçeğin aynılığı vardır.

Wilber'in konumu, insanlığın dışından gerçeğin gözlendiği uzaydaki herhangi bir yerdedir. Wilber, tarihin harika filozoflarından, teologlarından, mistiklerinden ve gerçeğin bir modeli olan günümüzdeki yapıdan ikilemimizi anlamak için yardım alır. O, Arthur Koestler'in birbirine bağlı aşamalarına sahip doğal bir hiyerarşi olan, fakat geleneksel egemenlik hiyerarşisinden farklı olan ve Peter Block'un kâhyalık konseptinden çok da farklı özellikler ihtiva etmeyen holarşi düşüncesini kullanır. O, gerçekliği 4 çeyrek dairede temel alan bir model de sunuyor . Gerçeğin nesnel boyutları olan iki dışsal materyal vardır. Bir diğeri bireysel, sonuncusu da toplum içindir. Bir diğer deyişle, iki tanesi önemsizdir. İçsel olanlar, gerçeğin yer kaplamayan öznel boyutlarıdır. Abraham Maslow gibi psikologların çalışmaları dolayısıyla bizler, nesnelliğin üstünlüğüne ve içsel kişisel boyutlara aşinayız. Holarşi ve üstünlük de diğer çeyreklere aittir. Sistemimizin sosyal, ekonomik ve teknolojik organizasyonları da bir seviyeyi aşmalıdır. Bizler, bunların hepsini birlikte aşmalıyız ya da daha azsak birlik olma hedefine ulaşmalıyız. Bu çeyreklerden birine saplanırsak bu çeyreklerden hastalıklı vakalar çıkabilir. Örneğin yüksek zekalı, mantıklı, hünerli Naziler gibi. Wilber'e göre biz, iki dışsal çeyreğin, psikolojik dünyamızı oluşturduğu düz bir karaya saplanmış durumdayız. Bunun içindeki kişisel toplulukların (ego-camp) dünyası (onları, ahlâki kapasitelerinden dolayı doğa üstü görür), ekolojik topluluklarla savaşır (onları doğanın bir parçası gibi görür). Wilber, onların her ikisinin de resmin bir parçası olduğuna inanır. Onlar, dışsal öznel bir dünyaya (öznel aklın dünyasına) nazır olurlar. Bizim geleceğimiz ve bu gezegen, öznel aklın ruhunu, nesnel doğallığı ne zaman ve nasıl aşacağımıza bağlıdır (Dayanıklı geleneksel model, ekonomide ve toplumda 3 çemberi kapsar. Dayanabilirlikle ortak kesişimi olan ekonomi, yazarların görüşüne göre nesnel doğaya ve nesnel dünyaya yapışır).
Yönetim
Bizim dünyaya bakışımızı dönüştürmek ve araştırmak için birçok yol vardır. Oysa önceki zamanlarda bu bireyselliği, örnek olarak din ve mistizmi aramak için bunları yapardık. Şimdi ise bunu kolektif bir şekilde sosyal, ekonomik, teknolojik organizasyon sistemlerimiz için yapmalıyız. Yönetim sistemimizi açıklamak için Peter Block'tan başlamak uygun düşer. Block, organizasyonal dönüşüm için bir eğitmen olarak ve bir yazar sıfatıyla ortak dünyadan geldi. Stewardship: Choosing Service over Self-İnterest (Kâhyalık: Kişisel Çıkar Üzerinde Hizmet Seçmek) adlı kitabı, bu hikâyeyi ele alır. Yönetim yapımız, askerî bir model olan yönet ve kontrol et sisteminden türemiştir. Bu model, baskıcı Batı ülkeleri için başarılı olmaktadır. Sadece savaş koşulları altında değil, koloni ve ticaret ilişkilerinde, açık ve örtülü olarak bu başarıyı görüyoruz. Sakin ve durağandan ziyade otokratik olan yapımız, şimdi ataerkildir: ebeveyne ait olmanın en yumuşak şeklidir. Yapılar, kontrol ve itaatin tahmin edilebilirlikle sonuçlandırılmasıyla oluşur. Onlar, ne istediğimizi bildiğimiz zaman etkilidirler. Bizler, bölündüğümüz ya da şüpheli olduğumuz zaman isteklerimiz uygunsuzdur. Ataerkil yapı ve teknolojik gelişmeler, Batı uluslarının yüksek yaşam standardına ve kalitesine ulaşmasına hizmet etmektedir. Bu örnek iletilemiyor, birleşik bir dünya beklenemiyor ve de tahmin edilemiyor. Bu gerçekleşseydi, gerçekten hayatın tüm kalitesi görülecekti, hatta bireyler muntazam bir şekilde kazanç sağlayabilecekti. Artık, hayatın kalitesi gerçeğin öznel boyutlarından daha fazla şey yapma imkânına sahip: Gelişmiş ülkeler, git gide bizim yönetim yapımızdan ne istediğimizi bilmediğimizi keşfediyor.

Birçok aydınlanmış şirket, girişimi cesaretlendiriyor ve yetki veriyor ama ataerkil yapıyı da kaybetmiyor. Bizler, bu yeniliklere yardımcı olamayız. Şikayetlerimiz, genellikle yönetim sistemi olan ataerkilliğin zaafları hakkında değildir. Bizim, iyi bir ataerkil veya anaerkil bir yapıya ihtiyacımız var.

Block, kâhyalığın düşünce ve pratiklerini İncille alâkalı zamanlar çerçevesinde sunmuştur. Bu, bir şeyi, bir başka şey için güven içinde tutmaktır, geçmiş zamanlardaki krallıklarda olduğu gibi. Modern bağlamda bu olgu, gelecek neslin dünyasıdır. Bugün, gelecek neslin kendini yönetmesi için kapasiteyi inşa ederken en güçlü olan kişisel çıkarları seçeriz.

Her birimizin güçlü bir arzusu vardır: önem taşıyan şeylere yatırım yapmak için, çalıştığımız yerde başarılı olmak için, yaşadığımız yerde topluluk oluşturabilmek için bizlerde hizmet etme duygusu ortaya çıkar. İş yerlerimizde kendi demokratik değerlerimizle yaşamak isteriz ve böylece ruhumuz hizmete cevap verir. Bizler, etrafımızda dolaşan kontrolün dayatmasından ziyade, hizmetin devamlılığı için; böyle büyük bir organizasyonun sağlıklı bir şekilde yaşaması ve devam etmesi için gönüllü oluyoruz. Bu, kontrolsüz ve itaatsiz bir sorumluluk olarak da adlandırılabilir. Bu gönüllülüğe rağmen, bizler bu arzuyu belli etmekten kaçınıyoruz. Bizim tecrübelerimiz, bunun genellikle başkalarının kişisel çıkarı olduğunu gösterir ve böylece biz tecrübelerimize güveniriz.. Bu, Lerner'in ele aldığı bir yanlış tanıma örneğidir.

Block, ortaklıkta kahyalığın temel alındığı bir yönetim sisteminin taslağını çıkarır. Ortaklık, bizim birbirimize bağlı olmamızı kabul eder ve bizim hizmet vereceğimiz insanları seçmemize gönüllüdür. Bu, kontrolü bırakmak değil, kontrolü paylaşmaktır. Kâhyalık, değişmesi zor olan iş yerlerimizdeki dikkatimizin yönüne odaklanır: Yani gücün, ünün ve amacın dağıtımına. Kâhyalık, kontrolü müşteriye verirken onlar için sorumlu olmak demektir. Bu bağlamda müşteriler sadece dışsal değildir, onlar aynı zamanda içsel müşterilerdir, bizim astlarımızdırlar. Sonuçta, onlar bizim müşterilerimizdir. İlişkilerini kontrol edemeyiz fakat bizim geleceğimizi onlar kararlaştırırlar. Kâhyalık, baş aşağı bir şekilde bizim yönetim sistemimiz hâline gelir. Ama ortaklık, onu uygulanabilir ve pratik duruma getirir.

Kâhyalığın pratiği; bilgiyi, kaynakları ve insan gücünü iş yapmaya yöneltmek ve iş yapmaya en yatkın insanı işe yönlendirmektir. Bu, bizi yetki verme çıkışıyla ve bağımlılıkla yüz yüze getirir. Çoğumuz bir işe sahip olduğumuz zaman emniyeti tercih ederiz. Ortaklığın elini açmasının anlamı, ödemenin bir bedeli olduğunu bildiğimizin teklifidir. Bu bedel, şüphe ve kaygıdır. Bizler, bulunduğumuz güvenli bölümü kapatıp bir diğer maceraya başlamak için gönülsüzüz. Sahiplenmekten ve sorumluluktan kaçarken bağımlılığı seçeriz. Bir kurum için kâhya olamayız ve bize bakması için bir başkasını bekleriz. Sezgiyle, kâhyalık anlam ifade eder ama mantıkla bunu kabul etmek zordur çünkü bir inanca girmek için, bir şeyi önemseyince onu kontrol etmek için gönülsüzüz.

Kâhyalıkla liderliğin yerini değiştirme yöntemi, üstten başlatılamaz. O, bireylerden ya da iş gruplarından çıkarak yükseltilmelidir. Büyük idare, bunu cesaretlendirebilir ya da kolaylaştırabilir, fakat başlatamaz. Bizim hizmet etme arzumuz, aynı zamanda bizim özgürleşme arzumuzdur.

Öğrenmenin Diğer Yolları

Baskın dünya ülkelerinde, şimdiye kadar konuşma; beyinle ilgili analitik, mantıksal ve yapılanmış bir beceri olarak kabul ediliyordu. Bu, mantıklı, Batılı insanları çeken bir düşüncedir. Fakat onlar daha çok onların bilgisini, mantığını, tecrübelerini, sezgilerini, duygularını ve dinlerini çekiyor. Biyografiler, anlamın var olmadığı yerlerde anlam bulan insanların hikâyelerini tamamlarlar: Yoksulluk kokan hikâyeler, ayrımcılığı, yoksunluğu ele alan hikâyeler, işaret ışıkları gibi parlak olan hikâyeler… Konular ve onların yazarları değişmez bir şekilde kadınlardır. Halk, kötü bir çocukluk geçiren ve daha sonra kötü bir evlilik yapan, en sonunda da Vietnam'da kötü yola düşmüş veya Moğolistan'ın lağımlarında kış aylarını geçiren çocuklar için çalışmakta kuvvet bulan Christina Noble'yi sever. Bu çeşit bir anlayışı mantıksal açıdan, beyinsel açıdan ve entelektüel açıdan nasıl ifade edebiliriz? Bunu sadece hikâye vasıtasıyla yaşayabiliriz, ya da yaşayamayız (!)

Hikâyeler, öğrenmenin ve anlam bulmanın önemli bir parçasıdır. Öğrenmek için birçok yol vardır. Mevcut paradigma, büyük ölçüde bilmekten ve bilgiden kaynaklanır. Ama biz bir şey yapma yoluyla da (bisiklete binmeyi), bir şey olma yoluyla da (deneyimlerimiz), anlayış yoluyla da (ifşa) öğrendik. Bu yolların hepsiyle bir şeyler öğrendik, ama baskın olan bilmektir. Fakat en yeni bilimsel keşifler, hazır aklın, şansın anlayışı ve ifşasıyla gerçekleşmektedir. Önceleri, bunu bilimsel yöntemlerle kanıtlanıncaya kadar kâfirlerle ilgili diye düşündük. Bizim öğrenme yöntemimiz, hikâye vasıtasıyla öğretmektir. (Deneyimlerimizin, ilhamımızın, bakış açımızın hikâyeleri.) Tabi ki sadece sözlü hikâyeler değil, sanat, müzik ve tiyatro da buna dahildir. Aşağıda, bir organizasyonun, kurumun hikâyesi bulunmaktadır. Bu, aslında öyle hemen tanınabilir bir hikâye olmayabilir. Bu hikâye; kâhyalık, ortaklık ve yetki verme hakkındadır. Bu hikaye, koordine edilmiş davranışlar tarafından yönetilen etkili iletişim hakkındadır. Bu hikâye, öğrenmenin diğer yolları hakkındadır. Sadece Dinle, Dinle, Dinle
1950'leri geçene kadar İngiltere-Kolombiya'nın Kuzey Doğusundaki Hint kabileleri arasında hâlâ geleneksel avlanma yöntemlerini hatırlayan liderler vardı. Ailenin erkek yöneticileri, kabile büyükleri tarafından tuzakları hazırlamakla görevlendirilmişti. Bu tuzaklar, doğal araziye çapraz konumda ve örümcek ağlarına yatay konumda olurdu. Erkekler, yaz ayları boyunca ailelerini bu tuzaklardan elde ettikleriyle beslerlerdi. Avlanarak ya da küçük hayvanları, kuşları vurarak, balık tutarak, küçük yumuşak meyveleri, otları toplayarak beslendiler. Birbirlerinin tuzaklarını biliyorlardı ama gelenek olduğu için sadece kendilerininkini topluyorlardı. Kış gelmeden önce bir kenara ihtiyaçları olan yiyeceği koymaları gerekirdi. Onların, büyük hayvanlara, örneğin ren geyiği, karaca, mus, ayı gibi hayvanlara ihtiyacı vardı. Sonunda birbirlerine hikâyelerini anlatmak için toplantı evinde toplandılar. Her ailenin erkek lideri, kendi tuzağının hikâyesini anlattı. Son birkaç haftadaki hikâyelerini birbirlerine anlattılar, sadece büyük hayvanlar görmemişlerdi, onların gübrelerinden, otlaklarından, yaprakların izlerinden daha ileri geçmişlerdi. Onlar, hareketin zaman ve yönünü söyleyebilirlerdi. En son kişi konuşana kadar birbirlerini dinlediler ve hemen yatağa gittiler. Ertesi sabah av başladı. Fakat konuşan veya tartışan kimse yoktu çünkü içgüdüsel olarak ne avlayacaklarını biliyorlardı. Nerede, ne zaman, ne bulacaklarını ve onları nasıl avlayacaklarını biliyorlardı. Bunun için bir önceki gece bölgedeki hayvanlar hakkında her şeyi; çeşitlerini, büyüklüklerini, şekillerini onları birbirlerinden ayıran farklı özelliklerini dikkatli olarak dinlemişlerdi ve hepsi akıllarını açan bir film gibi akıllarındaydı. Onlar, dengeyi sürdürmek ve bir sonraki ve daha sonraki kışlar için yemek amacıyla hangi hayvanı avlayacaklarını ve ne kadar avlayacaklarını böylece öğrendiler.