Psikoterapilere ilişkin notlar
Psikoterapi ruhsal yolla tedavi etmek demektir. Psikoterapi doktor ile hasta arasında geçen basit bir konuşma değildir. Psikoterapide doktorun hastasını gözlemleyerek ve onu dinleyerek elde ettiği bilgilerin bir sentezden geçirilmesi ve  psikolojik bağlamlarda değerlendirilmesi vardır. Bu yüzden yoğun bir bilgi birikimine ihtiyaç gösterir.
Tanımlanan bir çok psikoterapi türü var ise de en çok kullanılanları;
"    Dinamik Psikoterapi,
"    Bilişsel - Davranışçı Psikoterapi,
"    Varoluşçu Psikoterapi,
"    Bütüncül Psikoterapilerdir.
Bunların içinde bizim de tercih ettiğimiz "Bütüncül Psikoterapi" yöntemi diğer bütün ekolleri içinde barındıran ve hasta odaklı bir terapi yöntemidir.
İnsan bio-psiko-sosyal bir varlıktır. İnsanın mutlu ve huzurlu  olabilmesi için biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının giderilmesi, sosyal çevreye uyum sağlayıp, kendini orada var edebilmesi gerekir. Bütüncül psikoterapi içerisinde, hastanın bağlı olduğu kültürel değerler de dikkate alınmaktadır.
Hekimler psikolojik problemleri nedeniyle kendilerine müracaat eden hastalarına iki farklı yaklaşım sunarlar. Bunlardan biri biyolojik yaklaşımdır. Biyolojik yaklaşım ortadaki sorunların beynin biyokimyasal ve genetik yapısındaki bozukluklarından kaynaklandığını ileri sürer. Bu yüzden de ilaç ağırlıklı (gerektiği yerde cerrahi tedavi) tedavi modelini benimser. Diğer bir grup, psikolojik yaklaşımı uygun bulur. Bu yaklaşımda; genetik ve biyolojik etkilenim kabul edilmekle birlikte, tedavide daha çok psikoterapi ve/veya ilaç tedavisine yer verilmektedir.
Bizler sanılanın aksine anne ve babalarımızın cinsel birlikteliğinden önce var oluyoruz. Bu var oluş her ne kadar zihinsel bir tasarımdan ibarette olsa, bizim gerçek yaşamdaki kimliğimizin ilk yapıtaşlarını oluşturması bakımından önemlidir. Eğer bebek beklenen, değer verilen, istenen bir bebekse yapıtaşları olumlu bir temelin üzerine inşa ediliyor demektir. Maalesef bunun tersi de geçerlidir.
Doğduktan sonra annesiyle göbek bağı kesildiğinde o artık ayrı bir birey ayrı bir varlıktır. Bakıma muhtaç olan ve dış dünya ile tek irtibatı ağlamakla sağlanan garip bir varlık…Bu dönemde bebek sadece içgüdü ve dürtülerden ibarettir.

Psikoterapi nedir ?
Dünya sağlık örgütünün (WHO) araştırmalarına göre, dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri belirgin bir ruhsal rahatsızlıktan dolayı tedavi olmak üzere hekimlere başvurmaktadır. Ülkemizde yapılan bir araştırmada ise bu rakam, %4.7'dir. Sağlık Bakanlığının verilerine göre, toplumda bir ruhsal hastalığı olan bireylerin ya da sorunlu çocuğu olan ailelerin pek azı tedavi için başvurmakta, başvuranların büyük çoğunluğuna tanı konamamakta, tanı konanların ise küçük bir grubu etkili tedavi alabilmektedir.
Hasta sayısındaki belirgin artış, son yıllarda ruhsal problemlerden dolayı hastanelere müracaatların artmasından rahatlıkla çıkartılabilir. Özellikle, kaygı, anksiyete ve depresyonla ilgili şikayetlerde belirgin bir artış söz konusudur.
Yapılan epidemiyolojik çalışmalar, yetişkinlerde her 4-5 kişiden birinde tedavi gerektirecek düzeyde ruhsal hastalık bulunduğunu, çocuk ve gençlerde ise davranış ve duygusal sorunların yaygın olduğunu göstermektedir. Sadece ruhsal hastalıklar değil, psikolojik kaynaklı fiziksel hastalıklardaki artış da dikkat çekici düzeylerdedir. Bu hastalıklar arasında mide ülseri, hipertansiyon ve astımı sayabiliriz. Ruhsal bozukluklar fiziksel hastalıklara yol açabildiği gibi, fiziksel bazı hastalıklar da psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Şeker hastalığı sürekliliği ve yaşam kalitesinde meydana getirdiği sorunlar nedeniyle bazı ruhsal hastalıklara (Depresyon, anksiyete…) yol açabilmektedir. Karşılıklı etkileşim kimi zaman % 80'lere kadar ulaşabilmektedir. Bu şekilde geniş kapsamlı düşünüldüğünde ruhsal bozuklukların ulaştığı boyut daha doğru değerlendirilebilir.
Engin Gençtan hocamızın psikoterapiyi tanımlaması şöyle; "daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacı doğrultusunda zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren kişilerde düşünce ve duygu alışverişi kurularak yürütülen bir tedavi yöntemi ve sanatıdır". Bu görüşlerini Gençtan hoca şu sözleriyle perçinliyor, "Duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini ve yaşam niteliğini arttıran, kişiler arası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi diyebiliriz". Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere her konuşma hekimle dahi yapılsa bir psikoterapi değildir. Psikoterapi her ne kadar temelde bir konuşma terapisi ise de hedefleri ve sonuçları bakımından interaktif bir yapı içerir.
Psikoterapileri sadece ruhsal hastalığı olanlarla sınırlı kılmak psikoterapiye yazık etmek olur. Psikoterapi koruyucu ruh sağlığı açısından da önemli bir ön terapidir. Hiçbir ruhsal bozukluğu olmamasına rağmen, çocukluk dönemi travmalarına bağlı olarak yeterli kişisel gelişim ve ruhsal bütünlüğe ulaşamamış kişilerde de benlik gelişimi ve huzurlu bir yaşam için destekleyici psikoterapi yöntemlerini kullanabiliriz. Sorunların büyümeden önlenmesi açısından bu uygulama önemlidir. Ayrıca aile, evlilik, stres yönetimi, iletişim sorunları, sınav kaygısı v.b. danışmanlık konularında da psikoterapinin yararları bir çok otör tarafından kabul edilmektedir.
Psikoterapiye giren herkes olumlu değişim yaşayamayabilir. Bu durum terapinin etkinliğinden çok kişinin terapiye katılımına bağlıdır. Psikoterapiler hazır değişim tabletleri değillerdir. Belli prensiplere gerektiren iş akış şemasına sahiptirler. İnancın, sabrın ve isteğin olmadığı terapi süreçleri olumlu sonuç vermeyecektir. Psikoterapinin etkili olabilmesi ve kalıcı sonuç alınabilmesi için terapi süreçlerindeki prensiplere uygun davranışsal değişimleri içselleştirmek ve aynı zamanda zihinsel olarak yaşamak gerekir. Terapiyi etkileyen diğer bazı unsurlar, terapistin kişiliği, danışanın terapistine olan güveni ve inancı, danışanın değişime hazır oluşu, psikolojik gelişim sürecindeki travma ya da eksikliklerdir.
Psikoterapinin en önemli açmazlarından biri, direnç gelişimidir. Freud'un da uzun uzadıya söz ettiği bilinç dışı bu tür savunmalar tedaviyi baltalamakta, geciktirmekte kimi zaman da tamamen engellemektedir. Terapist ve danışanın yoğun uğraşları ve özverilerine rağmen böyle durumlarla karşılaşılması, geri planda bu bilgiye sahip olunduğunda aşılabilir olmaktadır. Bu yüzden hem danışanın hem de terapistin terapi süresince bu durumu göz önünde bulundurmaları uygun olur.
Kaç çeşit psikoterapi vardır?
Çok çeşitli psikoterapi yöntemi olduğundan söz etmiştik. Hatta Freud'a bu konuda soru sorulduğunda cevabı; "yer yüzünde bulunan insan adedi kadar terapi yöntemi vardır" şeklinde olmuştur. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda terapinin ardındaki gücün terapinin dayandığı kuramdan çok, terapistle danışan arasında kurulan ilişkiye bağlı olduğu kanısına varılmıştır (Orlinsky ve Howart, 1986). Bu durum terapinin etkinliğinde danışanla kurulan işbirliğinin önemini açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Danışanın, terapistinin bilgi ve becerilerine tam güven içinde olması, kendisini ifade edebilmesi ve bunun terapist tarafından anlaşılması ve tedavi olacağına dair inancını pekiştirmesi bu bağın kuvvetlenmesine katkıda bulunacaktır. Terapi odalarının kişinin işitildiği ve o haliyle kabul gördüğü yerler olması çok önemlidir. Bu yüzden belki her hekim bir miktar psikoterapi yapmaktadır ancak oradaki nüansların da farkında olunmalıdır. Terapist danışanını bir bademcik, bir mide ya da kalın barsak olarak göremez. O bir sancı ya da ateşlenme değildir. Bir uzuvdan öte içerisinde ruhun da yer aldığı karmaşık, keşfi mümkün olmayan labirentler manzumesidir.
Böylesine karmaşık yapıya sahip insan için gerçekten çok farklı terapi uygulamaları da söz konusudur. Ancak genel kabul gören terapi çeşitleri şunlardır:
"    Dinamik Psikoterapi,
"    Bilişsel - Davranışçı Psikoterapi,
"    Varoluşçu Psikoterapi,
"    Bütüncül Psikoterapiler.
Bunların içinde bizim de tercih ettiğimiz "Bütüncül Psikoterapi" yöntemi diğer bütün ekolleri içinde barındıran ve hasta odaklı bir terapi yöntemidir. Bir tek ekolün ardından gitmek danışanlara gerçek yardımda bulunmayı engelleyebilir. Danışanla karşı karşıya kalındığında kuramdan öte farklı değerler belirleyici rol üstlenebilirler. Danışana zarar vermeyen, onu bütünüyle kucaklayan bir tedavi anlayışı öncelikli hedefimizdir.
İnsan bio-psiko-sosyal bir varlıktır. İnsanın mutlu ve huzurlu  olabilmesi için biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının giderilmesi kadar, sosyal çevreye uyum sağlaması ve kendini orada var edebilmesi de gereklidir. Bütüncül psikoterapi yönteminde, yukarıda anlatılanların hemen hepsi bir potada eritilir. Her ana kuram ve yan öğretilerden olabildiğince ancak hasta özelinde yararlanmayı amaçlayan bu terapi yönteminde, insanın anlaşılması ve ön yargısız kabulü esastır. Bu anlayışla yaşam öyküsü dinlenen danışanın verdiği bilgilerle belli bir noktaya gelinir. Elde edilen bu özüte duygusal ve kültürel öğelerin eklenmesi ve bir bütün halinde danışana sunulması önemli bir ayrıcalıktır.

RUHSAL BOZUKLUKLAR
Anksiyete  bozuklukları: nevrozlar olarak da bilinen bu hastalık grubunda, gerçeği değerlendirme yeteneği bozulmamış olup, antisosyal davranış bozukluğu da söz konusu değildir. Ruhsal bozukluklar içerisinde en yaygın görülen hastalık grubudur. Daha çok psikososyal stresör faktörlere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Nevrozlar, bir bölümü bilinç düzeyinde ancak çok daha büyük dilimi bilinçaltında yer alan çatışmaların bir ürünüdür.
1.    Yaygın Anksiyete Bozukluğu:  Bu bozuklukta tekrarlayıcı ve geçmeyen anksiyete belirtileri temel şikayettir. Kişiler anksiyeteyi korku, kaygı, gerginlik, huzursuzluk, sıkıntı gibi kelimelerle de ifade edebilirler. Bazen bu duygulara fiziksel belirtiler de eşlik edebilir. Kişi terler, baş dönmesi, göz kararması, kalp çarpıntısı, ağız kuruluğu hissedebilir. Ancak buradaki belirtiler panik ataklardaki kadar şiddetli değildir. Burada kendini kaybedecek, delirecekmiş gibi olma belirtileri yoktur. Daha çok hafif şiddette, süregen, ısrarcı bir anksiyete söz konusudur. Bu içsel sıkıntıyı yaşayan insanlar çoğu zaman rahatsızlıklarının temel nedeninin bu hastalık olduğunun farkında bile değillerdir.
Tedavide daha çok uygun psikoterapi yöntemleri tercih edilir. İlaçlı tedaviye genelde gerek kalmaz. Ancak çoğu zaman bir anksiyolitik ilaç verilir. Hatta  "mutluluk hapı" olarak adlandırılan ve pahalı da olan bazı ilaçlar bilinçsizce kullanılmaktadır. Bunun yerine psikoterapi ve gerekirse hipnoterapi ile çok daha iyi ve kalıcı sonuçlar alınabilir.
2.    Panik Bozukluğu: Ortada yaşamı tehdit eden ciddi ve kanıtlanabilir bir neden olmadığı halde tekrarlayıcı anksiyete ve panik ataklarıyla kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Panik atağın ne zaman, nerede ve ne şekilde geleceği belli değildir. Bu durum kişilerin her an tetikte bulunmalarına ve bir anksiyete beklentisi içinde olmalarına yol açar. Yaşanan endişe tablosuna çoğu zaman fiziksel belirtiler eşlik eder. Soğuk soğuk terleme, ateş basması, nefes almakta güçlük, yoğun çarpıntı hissi, el ve kollarda uyuşma, baş dönmesi, bulantı, kendini kaybedecek, delirecek gibi olma, ölüm korkusu hissedilen diğer duygulardır. Böylesine yoğun yaşanan korku nöbetleri geçtiğinde kişiler tamamen sağlıklı bir görünüm çizerler. Çoğu zaman bu durum aile fertleri tarafından hastanın ciddiye alınmamasına neden olur. Oysa organik kökenli değilse de o an hastanın ifade ettiği duygular hasta tarafından yaşanıldığı kabul edilen duygulardır. Panik bozukluğu hastaları çoğu zaman hastanelerin acil polikliniklerinde panik havasında getirilen ama tüm uğraşlara rağmen organik bir temele dayandırılamayıp, bir ampul diazem yapılarak evine gönderilen hastalardır. Bol bol tetkik yaptırılan hastada her hangi bir rahatsızlığın izleri tespit edilemediğinde, bu durum hasta tarafından; "aslında bende hastalık var ama siz bulamadınız" şeklinde ifade edilir.
Tedavide bazı antidepresanlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak bu grup hastalıkta da yine psikoterapi ve hipnoz altında imajinasyon (canlandırma) çalışmaları çok iyi sonuçlar vermektedir. En ideal tedavi yöntemi; uygun bir depresyon tedavi ilacı ile birlikte, içinde hipnozun da yer aldığı psikoterapi uygulamalarıdır.
3.       Fobik Bozukluklar: Fobi, kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen, normalde korkulmayacak durum, nesne ve etkinlikler karşısında duyulan mantık dışı korkulara verilen isimdir. Kişi korkulmayacağını bilir, korkuyor olmasını anlamsız ve aşırı bulur ancak yine de korkar ve yaşamının etkinliğinin bozulmasının önüne geçemez.
Korkunun varlığı ya da olacağı hissi çeşitli savunma mekanizmalarını uyarır. Bunun dozu arttığında ortaya çıkan tablo bir anksiyetedir.
Fobik durum karşısında  (beklenti dahil…)  panik atağında görülen belirtilerin hemen hepsi ile karşılaşmak mümkündür. Endişeli bir bekleyiş eşliğinde terleme, çarpıntı, sık nefes alma, göğüs ağrısı, baş dönmesi, bayılma hissi, ateş basması, halsizlik, mide barsak ağrısı, mide bölgesinde bir şeylerin "pır pır ettiği" hissi, kontrollerinin ellerinden kayıp gittiği hissi, ölüm korkusu…
En sık karşılaşılan fobiler
A- Agorafobi: Yalnız kalmaktan, kalabalık yerlere girmekten (asansör, köprü, uçak, araba, tünel…) duyulan korkular ve bu korkulara gösterilen davranışlar bu isim altında toplanmışlardır. En sık görülen fobi türüdür.
Sözü edilen mekanlar o kişiler için kurtulma şansının olmadığı çaresizlik içinde kalıp panik atağı geçirmelerine yol açacak  mekanlar olarak algılanır. Evden dışarı çıkarken yanlarına bir kişiyi almak isterler. Bu kişinin güçlü ve yaşça büyük olması gibi mantıksal bir zorunluluk her zaman yoktur. Kişi çocuğunu yanına alır ve evden ancak bu şekilde çıkar.
Zamanla hastalar yaşam etkinliklerini ve sosyal aktivitelerini kaybetmeye başlarlar. Bu durum beraberinde depresyonu getirir. Belli bir süre sonra tablo tam anlamıyla yerleşmeye başladığında, hasta artık kısır bir döngünün içindedir. Örneğin bu kişiler evlerinden hiç çıkmamayı düşünürler. Ancak bu durumda da tam bir kıskaç içindedirler; çünki evde bir süre için herhangi bir kişi olmayabilir işte o an agorafobikler için tam bir  kaostur. Onlar yalnız kalmaktan nefret ederler.
Bu hastaların bir bölümünde panik atağı hikayesi olabilir. Sürekli bir şekilde panik atağı gelecekmiş korkusu yoğun bir anksiyete yaşanmasına neden olur.
Tedavide panik bozukluğundaki uygulama geçerlidir. İlaçlı tedavi+ psikoterapi+ hipnoterapi ideal tedavi yöntemidir.
B- Sosyal fobiler: Başkalarının karşısında (küçük ya da büyük grup)  otururken, konuşurken, ya da herhangi bir eylem yaparken aşırı heyecan ve korku hissedilmesi sosyal fobi olarak tanımlanır. Aktivite esnasında terleme,ellerin titremesi, konuşamama v.b. tarzında beliren hata yapma korkusu kişiyi bir çok etkinlikten alıkoyar.
E.M.38 yaşında,erkek. İki çocuklu ve 15 yıllık ilkokul öğretmeni.Şikayeti topluluk önünde konuşamama, öğretmenler toplantılarına katılamama, benzeri durumlarla karşılaştığında aşırı terleme, "ağzının düğümlenmesi", ağız kuruluğu, ses kısıklığı, düşünme yeteneğinin kaybı…
Hastamızın bize geldiğindeki ilk şikayetleri bunlardı. Anemnezin derinleştirilmesiyle; hata yapmaktan korktuğunu bu yüzden sadece topluluk karşısında değil velilerle birebir görüşmelerde bile bu şikayetlerinin ortaya çıktığını, hatta örneğin müfettişin geleceği söylentisinin bile rahatsızlığının ortaya çıkması için yeterli bir sebep olduğunu ifade etti. Hastamız ikili görüşmelerde bile önceden tüm görüşmeyi tasarlıyor, söyleyeceği bazı kelimeleri yanlış yaparım korkusu ile konuşmasının içinden çıkarıyor (elektif mutizm) ve bu yüzden de hiçbir zaman derdini tam anlamıyla ifade edemiyordu. Konuşması zaten sırf bu yüzden anlamsız hale geliyordu. Yarım ve anlamsız cümleler onu daha da rahatsız ediyor, sıkılıyor, çok fazla terliyor ve tüm düşünme gücünü yitiriyordu. Her yeni öğretim yılı başlangıcı onun için yeni bir işkencenin ilk habercisi gibiydi. Kabus dolu günler başlayacaktı. Ya bir de ona konuşma görevi verilirse… Öğretmenler odasında yapılan toplantıların doğal olarak en sessizi oydu. Hastamız okulda öğrencilerine karşı oldukça sevecen, başarılı, pedagojik anlamda da yeterliydi. O çok çekindiği müfettişlerden, düzeni ve çalışmalarıyla devamlı takdir alan bir öğretmendi…

Kısaca özetlediğimiz hastamız, iyi bir değerlendirmenin ardından hastalığı ve kendisine uygulanacak tedavi hakkında bilgilendirildi. Hastamıza ilaçla desteklenen, hipnoz altında davranışçı tedavi protokolü uygulandı.İmajinasyonları mükemmel bir biçimde yaşayan hasta, beş seans sonrasında çok iyi duruma geldi.

C- Özgül fobiler: Bayan T. o her zamanki bilindik çığlığını attığında henüz yeni tanıştıkları arkadaşı çok korkmuş, şöyle bir etrafına bakınmış ancak bu çığlığı gerektirecek makul bir neden bulamamıştı. Bayan T.'nin yeni arkadaşı da böylece onun çok önemli bir özelliğini bir deneyimle o gün öğrenmiş oldu.Arkadaşı çığlığın nedenini öğrendiğinde çok şaşırmış ve bir süre gülmekten kendini alamamıştı… Çığlık nedeni ona çok komik gelmiş ve T.'nin davranışına bir anlam verememişti. Çünki neden, yanlarından geçen miskin bir yavru kediydi!…
Bu vakamızda da görüldüğü gibi özgül fobi, belirli nesne ya da durumlara karşı duyulan anormal korkulardır.Örümcek, kelebek, kedi, köpek, karanlık, fırtına, yükseklik ve kapalı yer fobileri en sık görülenleridir. Sözü edilen bu nesne ya da durumlarla birebir karşılaşılmadığında hasta gayet sağlıklıdır. Kişiler korkularının abartılı ve anlamsız olduğunu bilirler.

Özgül fobiler (basit fobi) korkunun nedenine bağlı olarak değişik isimler alırlar.
"        Durum fobileri: kapalı yer, uçak, asansör, yükseklik...
"        Nesne fobileri: örümcek, böcek, yılan...
"        İşlev fobileri: gaz kaçırma, altını ıslatma, yüz kızarması...

Özgül fobilerde de davranışçı tedavi yaklaşımı ve özellikle "imajinal duyarsızlaştırma" en yararlı olanıdır.  Hipnoz ve kas gevşetici yöntemlerin gösterilmesi ile hastalara hem ruhsal, hem de fizik yönden olaya nasıl dayanacakları öğretilir.

FOBİLERİN MERKEZİMİZDEKİ TEDAVİLERİ: Diğer bütün hastalarımıza uyguladığımız tedavi yaklaşımını bu grup hastalarımıza da uyguluyoruz:
"        Hastalarımızla gereken güven ve diyalog ortamını sağladıktan sonra, geniş çaplı anemnezi takiben muayenelerini yapıyoruz.
"        Hastalık tablosunun genel bir değerlendirmesinden sonra hastalarımıza, hastalıkları hakkında yeterli düzeyde bilgi verilir.
"        Fobilerde en etkin tedavi yöntemi olarak bilinen davranışçı tedavi, hipnoz altında sağlanan imajinasyonlar sayesinde çok daha rahatlıkla uygulanabilmektedir. Hastalarımız zamanla korktukları nesnelere karşı kendilerini güvende hissetmeye başlamaktadırlar.